Leyne’nin bülbülleri

913 total views, 9 views today

Leyne’nin zeytinliklerini sökmeye başladıklarında inme inmiş 62 yaşındaki Tayyibe Demirel’in sol koluna. “Üzüntüden” diyor.

Özer AKDEMİR

Mayıs yağmuru hırsla indi Leyne’ye. Önce Yatağan üzerinden kara bir bulut göründü, ardından çok daha ötelerden çakan şimşekler ve gök gürültüsü. Kara bulut Leyne’nin üzerine doğru geldikçe gökten gelen uğultular da yaklaştı ve birden boşaldı yağmur. İri damlalar zeytin ağaçlarının tozlarını yıkadı önce ardından bastıran dolu körpe fideleri ezdi geçti. Fındık büyüklüğünde, bazıları küçük cevizler kadar iriydi dolu tanelerinin. Yeşil çimenlerin üstü bir anda yuvarlak buz parçacıklarıyla kaplandı. Dolunun kırdığı çiçeklenmiş taze dallar ağaçların altına serildi boylu boyunca. Dakikalarca hızı, hırsı azalmadan yağdı dolu. İri damlalı yağmurlar haline geldi tekrar ve sonra çekip gitti Gökbel Dağlarına doğru.

Kara bulut gitmedi ama, Leyne’nin üstünde çakıldı kaldı. Yine de, güneş sızacak boşluklar buldu kendine. Sarı ışıkları kara bulutun içinden yıkanmış kırlara ağdığında nefis bir koku kapladı her yanı. Itır, gül, akasya, hanımeli, melisa kokusu ile doldu Leyne’nin sokakları.

İşte bu koku ile başladı bülbüllerin şarkısı. O kokular arasından, uçlarından yağmur suları damlayan yaprakların ötesinden yükseldi ötüşleri ve tüm doğa bir anda sesini soluğunu keserek dinledi onları…

***

İlk kül barajında duyduk bülbül sesini. Termik santralin birkaç kilometre uzağındaydık. Öğle saatleriydi, güneş tepemizden vuruyordu. Ayaklarımız bazen bata çıka, bazen beton üzerindeymiş gibi sert bir zeminde yürüdük. Hafif hafif esen rüzgarın kaldırdığı tozları yutmamaya çalışırken rüzgarla birlikte geldi bülbülün sesi. O kadar güzel ve bir o kadar da burada olmaması gereken bir sesti.

Güzellikler ve bulunduğumuz yer yan yana gelemezdi sanki. Çünkü burası çirkin bir yerdi, burası çirkinleştirilmişti. Burası ölüydü ve bir ölü gibi kokuyordu. Kimyasallara bulanmış, canlı tek hücresi kalmamış, çoktan çürümüş ama çürürken yayılan kokusu bir türlü üzerinden gitmemiş bir cesetti gezdiğimiz yer!..

Yaşamın olmadığı bir gezegen toprağıydı ayaklarımızın altındaki. Pudraya benziyordu toprak, o kadar inceydi. Zaten toprak da değildi üzerinde gezdiğimiz zemin. Termik santralin kül dağıydı.

Oysa burası da, hemen birkaç yüz metre ötesinde görülen vadinin yamaçlarındaki zakkumlar, bademler, makilik gibi, ince yeşil yapraklarıyla gülümseyen delice zeytinleri, yaban kekikleri ve sarı kantaron otlarıyla örtülüymüş bir zamanlar. Yaşam varmış her karışında, bakanın yüzünü güldüren, çiçeklerin kokusundan başını döndüren bir yaşam. Yaşamı yok etmişler ve ölü bir gezegen haline getirmişler vadiyi!

On binlerce kamyon, üç bacadan her gün ve gece hiç durmadan, koyu gri dumanlar kusan termik santralin küllerini taşımış vadiye, yıllarca. Vadi külle dolmuş. Külün üzerinden ağır silindirler gezdirmişler. Kocaman bir kepçe hep ileriye doğru, vadinin içine içine itelemiş külleri.

Küllerin tıkadığı boğazda kocaman bir göl oluşmuş. Kül barajı dedikleri içinde hiçbir canlının yaşamadığı, yanına bile yaklaşamadığı bir ölüm suyu birikmiş. Yaşamın kaynağı olan suyu da öldürmüşler. Turkuaz rengi ile muhteşem görünen ama değdiği her canlıya ölümün soğukluğunu da götüren bir göl haline gelmiş su!

***

Fotoğraf: Özer Akdemir/EVRENSEL

Leyne’nin zeytinliklerini sökmeye başladıklarında inme inmiş 62 yaşındaki Tayyibe Demirel’in sol koluna. “Üzüntüden” diyor. Bir de umarsızlıklarından valinin, kaymakamın. Kendi köylüsüne de kızıyor, onlara da verip veriştiriyor arada, Leyne’yi koruyamadıkları için. Ayaklarının götürdüğü her yere gitmiş, dilinin döndüğünce anlatmış Leyne’yi, şimdiki adıyla Turgut’u yani.

Lagina’nın dibine kadar gelmiş kömür şirketi. 3 bin yıllık antik kentin çeperindeki buluntular, el çabukluğu ile yok edilmiş ya da toprağın altına gömülmüş. Bunlar arasında lahitler, toplu çocuk mezarları, kentin dış duvarları, kadimden bu yana kullanılan örme taştan kuyular, heykeller neler neler olduğunu söylüyor Leyne’liler.

Söktükleri zeytinleri, kül barajının birkaç kilometre yakınında aldıkları başka bir araziye dikmiş şirket. Zeytin Dostu adındaki bir dernek de Leyne’nin, Gibye’nin (Yeşilbağcılar) sökülüp başka yere taşınan bu zeytinlerinden sıkılan yağlara ödül vermiş, dalga geçer gibi! En çok da bu zorlarına gitmiş köylülerin.

***

Fotoğraf: Özer Akdemir/EVRENSEL

Lagina’nın giriş kapısında, Hekate’nin tapınağına 20-30 metre uzaklıkta bir havuz var. Leyne’den Lagina’ya inen etrafı nar, salkım söğüt, dut, keçiboynuzu ağaçları ile çevrili yolun sağında, ağaçların arasına gizlenmiş bir pınardan akan sular, kendisine küçük bir yatak yaparak bu havuza dolar. Havuzun başında da küçük bir pınar vardır. Bu su da kutsal havuza akar. Havuzun ortasında iki dikili taş vardır. Yarısı yosun yeşili sulara gömülü, yarısı dışarı da iki kutsal taş.

Lagina’ya giden yol, küçük bir açıklıkta sola saparak yeni dikilmiş zeytin bahçesine çıkarır sizi. Lagina’nın o güzelim kalıntıları, o eşsiz tapınağı, heykelleri, devasa mabedi, geniş taşlarla döşenmiş yolları beş on metre ötenizdedir ama ağaçlar görmenize izin vermez. Gizler bu kadim Pagan kentini. Gizemi bugün bile çözülemeyen Hekate’nin yurdunu.

Bülbüller burada bir başka öter işte. Hele yağmur sonrasına denk gelmişseniz, hele akşama yaklaşmışsa gün, hele bahardan çıldırmışsa doğa, bülbüller durmaksızın öterler, öterler…

Önüne gelen zeytinleri, tarlaları, çiçekleri, tarihi yutarak doymak bilmez bir iştahla Lagina’ya sokuluyor kömür ocakları. Tayyibe Demirel’in inmesi geçti, kolu iyileşti. Yüreğindeki yara bir türlü kabuk bağlamıyor ama. Tayyibe teyze durmadan usanmadan Leyne’yi anlatıyor. Kaplumbağa Terbiyecisi’nin ressamı Osman Hamdi beyin evini, bahçesindeki nar çiçeklerini, belki de bin yaşındaki zeytinlerini, anlatıyor, anlatıyor…

Onun sustuğu yerden ötmeye başlıyor bülbüller. Gecelerin kızı, kaderin ve büyünün tanrıçası Hekate’yi yardıma çağırır gibi. Lagina ve üzerinde yaşayan güzel insanlar, tüm canlılar göç etmesin yurdundan, her biri oya gibi işlenmiş sütunlar, taşlar, kömür karası bir kedere batmasın diyorlar sanki, Leyne’nin bülbülleri.