Can ağrısı gibi

1,390 total views, 3 views today

Özer Akdemir

Nemli, kasvetli, sıkkın bir hava yapışıp kalmıştı sanki Germencik Ovasının üzerinde. Ne güneş, ne bulut, ne bir yel efiltisi vardı sokaklarda. Hıdırbeyli tarafında havada bir öbek kara bulut görünüyordu. O bulut da, sanki ağır çekim bir film sahnesinde, durgun bir suyun dibinde kalakalmış gri taşlar gibi hareket ediyordu.

Germencik girişinde, yolun her iki yanına dikilen uzun tabelalarda “İncirin anavatanı, jeotermal enerji kenti” yazısındaki “enerji kentinin” üzeri kırmızı bir boya ile karalanmıştı. Boyanan kısmın altına kalın harflerle “HAYIR” yazılmış, tabeladaki cümle “Jeotermal HAYIR” haline gelmişti.

Germencik demek incirin ana vatanı demekti. En lezzetlisi, en ballısı, en güzel sarı lop inciri bu topraklarda yetişirdi. Geniş ovada iç içe geçen incir ve zeytin bahçeleri İncirliova’ya, Aydın’a, Ortaklar’a, daha ötesinde Bağarası’na kadar uzar giderdi. Toprak, yeşilin her tonunu bağrına basardı.

Jeotermal santraller (JES) pıtrak gibi birden Germencik çevresinde belirene kadar bu böyleydi. JES’lerden sonra hava değişti. Bir çürük yumurta kokusu sardı her yanı önce sonra hava gibi, toprak ve su da küstü insanlara…

***

Germencik’te, atadan dededen incir ticareti yapan Oral Erbay’ın dükkanında buluştuğumuz çiftçi Yusuf Kuzu “İçindeki tozdan rahatsız olmazsanız buyurun bununla gidelim” diye aracına davet etti bizi. Otomobilin içi gerçekten bir karış tozla kaplıydı. Yeşil bir arpa sapı, börülce filizleri ve yarısı kopmuş mısır yaprağı düşmüştü arka koltuğa. Şoförün yanındaki koltukta ise irice bir çekirge vardı. Keyfi yerinde görünüyordu çekirgenin. Uzun bacaklarının birinden tutup dışarı çıkarırken bile istifini bozmadı.

Alangüllü, yarım saat önce bardaktan boşanırcasına bir yağmurla yıkanmıştı Yusuf Kuzu’nun anlattığına göre. Bozuk asfalt yolun çukurlarını dolduran yağmur sularından kaçınmak için zig zaglar çizen arabamız, kalın JES boruları ile yan yana gitmeye başlamıştı. İri kıyım bir insan gövdesi kalınlığındaydı gümüş renkli borular. Bazı yerlerde U şeklini alıyor, bazı kısımlarda sebze bahçelerinin içine dalıyor, tarlaların, zeytin ve incir ağaçlarının arasından geçip, etrafına buhar kusan JES tesislerine kadar uzanıyordu.

İçinden daha düne kadar JES borularının geçirildiği, köylülerin isyan etmelerinin ardından boruların yeraltına alındığı Alangüllü mezarlığına geldiğimizde Kuşçamı köyünü anımsadım. Gökbel Dağı’nın Çine’ye bakan yamacında, felspat madenleri tarafından yutulan Kuşçamı köyünün mezarlarını anlatırken göz yaşlarını tutamayan ihtiyar teyze geldi gözlerimin önüne. Tüm köy ile birlikte mezarlığı da satmıştı muhtar. Köylüler de direnememişler fazla. Ölülerinin kemiklerini çıkarıp yanlarında götürmüşler, göç etmek zorunda kaldıkları komşu köylerin mezarlıklarına gömmüşlerdi. Yakınları sanki daha yeni ölmüş gibi, sanki cenazeleri yeni kalkmış gibi günlerce ağladıklarını anlatmıştı ihtiyar kadın. Ağladıkları mezardaki ölülerden çok kendi halleriydi aslında, o da biliyordu!

***

Mezarlığın karşısındaki toprak yola döndük. Yağan yağmurun çamurlaştırdığı yolun ortasında insan boyunca otlar bitmişti. Bu toprak yolda da JES boruları bizi yalnız bırakmadı. Arabamız, mısır tarlalarının yanındaki dar bir patikaya saparken, borular ovanın içlerine doğru, tuhaf geometrik şekillere girerek yoluna devam etti.

Germencikten hareket etmeden önce ön koltuktaki keyfini bozduğumuz çekirge gibi zıplayıp seken aracımız neyse ki çamura saplanmadan zeytin bahçesinin dibinde durdu. Yemyeşil mısır tarlasıyla komşuydu zeytin bahçesi. Bu nedenle yeşil ve sarı renk arasındaki uyumsuzluk hemen göze çarpıyordu.

Kalın gövdesi, boğum boğum olmuş budama yerleri ile 100-150 yaşlarında gösteren zeytin ağacı dibinden en tepesindeki yaprağının ucuna kadar sapsarıydı! Kurumuştu! Kuruyan yapraklar ve dallar olduğu gibi ağacın üzerinde duruyordu. Sanki, daha demincek kurumuş gibiydiler.

Kırk dönümlük bahçedeki beş yüz zeytin ağacının neredeyse yarısı iki hafta içerisinde kuruyan Yusuf Kuzu, ağaçlarının JES’ler yüzünden bu hale geldiğini anlattı. Kuru bir zeytinin dibinde, keder ve çaresizlik yüklü bir sesle konuşurken, belki elli metre ötesindeki JES’ten buharlar hiç durmadan göğe yükseliyordu. “Sabahları şu arkada gördüğünüz Oyuk Tepenin üç misli kadar oluyor bu buharlar. Yağan yağmurla, çiğle de bizim zeytinimizin, incirimizin üzerine iniyor” dedi.

Alangüllü Ovasında dört yüz dönümlük bir alandaki ağaçlar bir ay içerisinde sararıp kurumaya başladığında İlçe Tarım yetkililerini çağırdıklarını söyledi. “Filiz kıran hastalığı” teşhisine ne kendilerinin, ne de bu teşhisi koyan İlçe Tarım yetkililerinin inanmadığını da ekledi. “Bizler doğma büyüme zeytinciyiz. Filizkıran hastalığı nedir ne değildir çok iyi biliriz. Filiz kıran hastalığı olsa incirler neden kuruyor o zaman? Nitekim dilekçe ile başvurduğumuz Bornova Zeytin Araştırma Enstitüsünden uzmanlar geldi ve zeytinlerde herhangi bir hastalık ya da zararlıya rastlanmadığına dair rapor verdiler bize”.

Yusuf Kuzu ve kendisi gibi zeytinleri-incirleri kuruyan yirmi altı çiftçi, kuruyan bin beş yüz zeytin ve incir ağacının hakkını aramak için dava açacak parayı denkleştirmeye çalışıyorlar şimdi.

***

Zeytin bahçesinin birkaç yüz metre ilerisindeki çiftlikte hayvancılık yapan Kıyas Tamgüler’in 3-4 yaşlarında iki küçük çocuğu, iri kıyım iki köpekle oynuyorlardı biz vardığımızda. Adlarını sorduğumuzda “Kaya Elif” ve “Kaya Hüseyin” dediler. Babalarının bu isimle çağırdığı kara gözlü, elma yanaklı iki çocuk da “r” leri söyleyemiyordu.

Kıyas, 150 koyunundan 100’ünün birkaç hafta içerisinde öldüğünü anlattı. “Hayvanlarım ölüyorlar gün be gün. Neden olduğunu bilmiyorduk, arkadaşların zeytinleri, incirleri kuruyana kadar. Paramız, arkamız yok ki hakkımızı arayalım”.

Önünde, cılız, hastalıklı görünen birkaç koyun ve kuzuyla zeytinliklerin içinden çıkıp geldi babası Mehmet Tamgüler. Biz sorduk o; “Ne deyim ki, can ağrısı gibi bu. Ciğerim yanıyor” dedi sadece…

Dönüşte, Oyuk Tepe’nin çatalından gelen bir bulut önümüzü kesti. Ardımızdan yetişip bir anda karşımıza geçti yağmur. İri damlalar çok geçmeden doluya çevirdi. Sıkıntılı hava hışımla yağdı ovaya, rahatladı. Yağmur, can ağrısı tutmuş ovadaki kurumuş zeytin ağaçlarını yıkadı.