Ses

794 total views, 3 views today

Özer Akdemir / Evrensel

İlk ne zaman duymuştum o sesi? Sekiz on yıl kadar önce Kaz Dağındaydı sanırım. Yaz mevsimiydi. Boğucu, nemli bir gün de, sık bir çam ormanın içindeki engebeli toprak yolda ilerliyorduk. Göğe yükselen tozun içeriye girmemesi için pencereleri sıkı sıkıya kapalı bir arazi aracında, hoplaya zıplaya Kaz Dağı’nın tepelerine doğru yol almıştık. Bayramiç Halilağa Köyünün üst taraflarıydı. Dağa tırmanmadan önce köyde bir düğüne denk gelmiş, kalabalık bir köylü grubuyla hem yemek yiyip, hem uzunca sohbet etme olanağı bulmuştuk.

Ormanın ortasındaki altın madeni sondajını çektik. Hemen yanı başında bulunan mavi akaryakıt tankerinin ne kadar tehlikeli olabileceğini söyledik kameraya. Biz etraflarında çekim yapmak için dönüp dururken, Kanadalı şirketin çalışanları orada yokmuşuz gibi hiç rahatsız olmadan işlerine devam ediyorlardı.

İşte o yolculuğun sonunda vardığımız kayalık bir tepeden aşağıda görünen çam ormanına bakarken duydum o sesi. Önce rüzgarın fısıltıları sandım. Gerçekten de batıdan, Bozcaada yönünden hafifçe bir rüzgar esiyordu. Meltem, deniz ve reçine kokusu taşıyordu.

Çamların bittiği bir yükseklikte, gökten zembille indirmişler gibi duran kocaman bir kayanın üstündeydim. Elimi siper edip aşağımda görünen çam ormanı denizine gözlerimi kısarak bakarken duydum sesi. Rüzgarınkinden farklı bir sesti bu. Ekip arkadaşlarım ileride koyu gölgeli bir ağacın altında oturmuş sohbet ediyorlardı.

Fısıltıları duyduğumda üzerinde bulunduğum kayalığın dibine baktım önce. Kimseler yoktu. Oysa ses çok yakınımdan geliyordu. Ormanın içinden gelemezdi, kayalıkla ormanın başladığı yer arasında nereyse bir kırk elli metre kadar vardı. Ekipten muzip bir arkadaşın olabileceği aklıma geldi. En az bir tanesinin bu türden şakalara bayıldığını iyi biliyordum. Ama onlardan birisi de değildi.  Biri kadın dört kişi hala ağacın gölgesinde hararetli bir konuşmaya dalmışlardı. Neydi o zaman fısıl fısıl bir konuşma gibi süren bu ses?

Bulunduğum yerden kayalığın her yanını tekrar gözden geçirdim. Etrafta başkaca bir kayalık, ağaç, çukur vs yoktu. En yakın ağaç ekip arkadaşlarımın altında oturduğu ağaçtı.

 

Sesin bir hayvandan gelebileceği düşüncesi içimi ürpertti ne yalan söyleyeyim. Bir yılan belki! Kıvrılıp kayanın kovuğunda tepesinde dikilen bana tıslayıp, fısıldayarak bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. “Çek git başımdan” diyordu. Eğer onu anlamazsam belki de, başka bir dille, acı bir ısırıkla anlatacaktı istenmediğimi.

Fısıltıların geldiği yeri kestirmeye çalışarak yavaşça indim kayanın üzerinden. Gözlerim kayanın dibinde, sağında solunda bir oyuk, kıvrılıp soğuk gözlerinden öfke saçan, çatal dili tehditkar bir şekilde uzayıp kısalan bir yılan aradı. Ne bir kovuk vardı, ne de bir yılan. Rahatladım biraz. Etrafını fır dolandım kayalığın. Yok, hiç bir şey yoktu. Ama sesi hâlâ çok hafif de olsa duyuyordum. Bin yedi yüz metreyi bulan yükseklikte, kulaklarda bu türden, aslında var olmayan sesler duyma gibi yanılsamalar olabileceğini düşünüp, arkadaşlarımın yanına doğru yürüdüm.

***

Ertesi gün, Havran tarafında, Tepeoba köyü yakınlarındaki Thebe antik kentinin üzerinde bulunan fıstık çamlarının altında dolanırken de aynı sesi duydum gibi geldi. Şaşırdım tabii. Hadi diyelim ki Kaz Dağı’nın zirvesinde, basınç farkından kaynaklanmıştı bir gün önce duyduğum ses. O zaman bu neydi şimdi? Fıstık çamının bir şemsiye gibi açılmış yapraklarından ve kozalaklarının olduğu yerlerden geliyordu sanki ses. Büyük kısmı toprak altında bulunan bir duvar kalıntısının yanı başındaki fıstık çamının altına oturdum. Tek tük beyaz bulutların oynaştığı masmavi göğün altında, yeşil iğne yaprakları ile gülümseyen çamın dalları arasında, kozalakların, budakların etrafında aradım sesin kaynağını. Yine fısıl fısıl, yine insan, hayvan, rüzgar sesine benzemeyen, ya da hepsinin karışımı gibi olan sesin ne olduğunu bulmaya çabaladım. Belki bir sincap, belki bir kuş, belki rüzgarın çamların arasından geçerken çıkardığı bir sesti ama bir gün önce Kaz Dağı’nda duyduğumla aynıydı. Yine bulamadım sesin kaynağını. Yine kulaklarıma attım kabahati. Kimbilir, belki de bir doktora görünmenin zamanının geldiğinin işaretiydi bu ses…

***

Kente döndüm ve sesler kesildi bıçak gibi. Sonra yeniden, yeniden duymaya başladım ve bir süre sonra alıştım. Ne zaman program çekimleri ya da haber için madenler tarafından delik deşik edilen bir dağa, yamacındaki tüm ağaçların tıraşlanıp böğrüne taş ocağı kondurulan bir tepeye, tarlaların, zeytinliklerin ortasında kötü kokulu gazlar çıkaran ve zehirli akışkanlarını derelere boşaltan bir jeotermal kuyusunun yanı başına gitsem aynı sesleri duymaya başladım. Artık şaşırmıyordum. Sağlığımdan endişelenmeyi de bırakmıştım. Sadece bu sesin nedenini çözmeye çalışıyordum ki sanırım çözdüm de…

***

Sesi ilk duyduğum Kaz Dağındaki o çekimlerini yaptığımız orman bir iki sene sonra tamamen yandı. Hem de altın madeni sondajında kullanılan, bizim de kamera önünde tehlikesine işaret ettiğimiz mavi akaryakıt tankerinin olduğu yerde başladı yangın.

Benzer bir yangın, bir sene sonra bu sefer Thebe antik kenti yakınındaki Tepeoba molibden madeni civarında çıktı. Güzelim fıstık çamları kavrulup kül oldu. Kozalakları ateş topuna döndü. Yangınlar tam da madencilerin istedikleri yerleri yakmıştı…

Sonrasında, sesleri duyduğum yerlerin hepsinin doğanın alt üst edildiği, üzerindeki canlı, cansız tüm varlıkları ile yok edildiği yerler olduğunu anladım.

Belki de dedim tüm bunları bir araya getirdiğimde; doğa dağla, tepeyle, vadiyle konuşuyordu.  Onlara veda ediyordu. Doğanın vedasıydı duyduğum sesler!…