Yangın yeri

392 total views, 3 views today


26 Ağustos 2018 03:30

     
 

Özer AKDEMİR

Manisalı Mehmet, nöbet yerinden aşağıdaki vadinin içinde uğuldayan yangına baktı. Orman cayır cayır yanıyordu! Beş dakika önce çatal boynuzlu bir geyik bulunduğu kayalık tepeye doğru gelmiş, kendisini görünce ürküp dereye doğru koşarak kaybolmuştu. Sarp kayaların altında akan dipsiz derenin içinden de dumanlar yükseliyordu.

Yanan hayvanların çığlıkları kulaklarından gitmiyordu Mehmet’in. Ağaçlar da çığlık atıyorlardı, otlar, börtü böcek de. Tüm orman çığlık çığlığaydı.

Bir haftadır yanıyordu orman aslında ama daha uzaktaydı yangın. Komando timiyle bulunduğu tepeden, dört beş ayrı yerde birden çıkan dumanları uzaktan izlemişlerdi. Çatışmaların yoğunlaştığı tepelerde başlamıştı yangın. Kendileri çatışmaya girmeseler de diğer tepelerdeki kurşun seslerini, havan gümbürtülerini çok rahat duyabiliyorlar, önlerindeki derin vadilerin üzerinde dolaşan helikopterlerin attığı bombaların yeri göğü titreten patlamalarını iliklerinde hissediyorlardı.

Yangın, kendilerine yaklaştığında biraz kaygılandılar ama sonra ormanla nöbet yerleri arasındaki, üzerinde birkaç cılız otun olduğu açıklığın kendilerini koruyacağına kanaat getirip rahatladılar.

Bütün gündüz simsiyah dumanların, ormanlarla kaplı tepeleri yutan görüntüsü, akşamları kızıl aleve kesen dağın, yıldızların altında meşale gibi yanışını sanki bir film izlermişçesine seyrediyorlardı. Ağaçların çatırtısı, is kokusu, yanmış et kokusu rüzgarın esiş yönüne göre kulaklarına, burunlarına kadar geliyordu. Yangın hemen önlerindeki ormana ulaşınca işin boyutunu daha iyi anladılar. Her şey gözlerinin önünde oluyordu ve kendilerinin de şimdiye kadar uzaktan izledikleri bu kederli tablonun bir parçası olduklarını biliyorlardı artık.

Zaten diken üstünde, elleri tetikteydi hep. Göreve çıktıklarında nereden geleceği belli olmayan bir kurşuna karşı kelle koltukta yaşarlardı. Duygularını kontrol etmeyi, gecenin soğuğuna, gündüzün yakan güneşine, rüzgarların dudakları kavuran hoyratlığına karşı eğitimliydiler. Sinirleri alınmış gibiydiler ne zamandır. Şimdi ise bu yangın, bu alevlerden, dumanlardan acılardan ibaret yangın yeri, onlara yeniden insan olduklarını, binlerce canla birlikte bu dağı paylaştıklarını anımsatmıştı.

Bir karaca ile yavrusu Mehmet’in kum torbalarıyla yükseltilmiş nöbet çukurunun belki yirmi metre ötesinden geçtiler. Dürbünle uzaktaki tepelere bakarken, bir anda girdiler görüş açısına. Sanki yanı başındaydılar. O zaman gördü yavru karacanın gözündeki yaşları. Ağlıyordu karaca! Arka sağ bacağının derisi soyulmuş, kıpkırmızı eti görünüyordu. Belki yanan bir ağaç devrilmişti üzerine, belki alevlerin arasından geçerken kavrulmuştu bacağı. Anasının ardı sıra topallayarak yetişmeye çalışıyor, ağlıyordu!

Ana karaca bir yavrusuna bakıyordu, bir rüzgarın yön değiştirmesi ile kendilerine doğru yönelen yangının alevlerine. Ürkek, korkulu, yaralı bir halde kayalığın sağındaki büklerin arasında kayboldular.

Karaca ile yaralı yavrusu gözden yittikten sonra kendi gözlerinin de yaş içinde kaldığını, dürbünü indirdiğinde fark edebildi Mehmet. Kamuflaj boyaları ıpıslak olmuş yanaklarından akıyordu.

Memleketinde de her sene ormanlar yanardı Mehmet’in. Çaldağı’nın yamacına yaslanmış bir orman köyündendi. Yangın çıktı mı, köyde kim var kim yok söndürmeye koşardı. Manisa’nın, Turgutlu’nun bütün itfaiye sirenlerini acı acı çalarak giderlerdi yangına doğru. Gökyüzünde yangın söndürme helikopterleri, uçaklar vızır vızır dönerdi.

Burada ise hiçbir şey yapılmıyordu. Hiçbir şey!… Komutanları yangına “kıçlarını yakmadığı” sürece müdahaleyi yasaklamıştı. “Güvenlik gereği bu ormanların yanması gerek” diyordu komutan, “Siz dağı taşı teröristlerden temizlemekle görevlisiniz. Dağlarda ne kadar çok ağaç, gizlenecek o kadar çok yer demektir. O yüzden yanacak bu ormanlar, hatta yakılacak. Son terörist öldürülene kadar tek bir ağaç kalmayacak bu dağlarda!”

Üç dört gün önce, kurşun, bomba seslerinin sustuğu bir şafak vakti, yangınlar daha kendilerinden yana gelmemişken, Mehmet karşı tepelerin arkasından binlerce kuşun havalandığını görmüştü. Uzun kırmızı boyunlu, telli turnalar, bütün zariflikleri ile üzerlerinden geçmişler güneye doğru süzülüp gitmişlerdi. Turnaların neden yaz ortasında, göç mevsimi gelmemişken havalandıklarına şaşırmıştı önce. Sonra anladı, dumanların yükseldiği yerden kalkan kuşların yangından kaçtığını.
***
Munzur Dağlarından erken göç eden turnaları cezaevinin havalandırmasından gördü Kemal Özer. Tam volta saatinde, bir avuç gökyüzünde gezen bulutları izlerken fark etti onları. Bu mevsimde turna göçünü hayra yormadı, dışarıda bir sıkıntı olduğunu anladı.

Anadolu Parsı’nın ölü yavrusunun fotoğrafını çektiği gün aklına geldi. Pülümür Karagöz deresinin kıyısında yatıyordu hayvan. Muhtemelen boğulmuş, su onu kıyıya atmıştı. Derisi, etleri çürümeye başlamıştı ama kocaman sivri dişleri hala korkunç görünüyordu. Bulunan cesedin, nesli tükendi sanılan Anadolu parsının yavrusuna ait olduğu kanıtlandı sonradan.

Turnaların geçişi bitene kadar başını gökyüzünden indirmedi. Son turna da daracık göğünden yittiğinde voltasına devam etti. İç geçirdi Munzur Dağlarını düşünerek. Yaptığı haberleri anımsamaya çalıştı. Munzur Vadisi havzasında envanterlere geçirilmiş 1600 tane bitki çeşidinden yüzde 18’inin endemik olduğu bilgisi aklında kalmıştı. Üç yüze yakın, sadece Munzur Milli Parkı sınırları içerisinde yaşayan endemik tür vardı.

“Bern Sözleşmesine göre korunması gereken bu türlerin hiçbirine gereken özen gösterilmiyor” demişti avukat Barış Yıldırım. Son derece kaygılıydı Munzur Vadisi’nin geleceği için. “Bakanlık Munzur Vadisi Milli Parkı sınırları içerisinde toplam 4 Baraj ve 6 HES projesine izin verdi. Buna engel olamazsak Munzur Vadisi içindeki binlerce canlı, endemik türler, Anadolu Parsı yok olup gidecek!”

Anadolu’daki son parsın yanı sıra, vaşak, çengel boynuzlu dağ keçisi, şah ve kaya kartalları, ur kekliği, boz ayı gibi türü tehdit altındaki onlarca canlının son sığınaklarıydı Munzur Vadisi.

Dersim coğrafyasına aşık, vaşakların, ayıların, dağ keçilerinin fotoğraflarını çekmek için yaşamını tehlikeye atmaktan çekinmeyen bir gazeteci Kemal Özer. Yaklaşık bir yıldır dört duvar arasında, bir avuç gökyüzüne bakarak geçiriyor günlerini. O da, nesli tükenmekte olan bir gazeteci türünün son örneklerinden…


***
Önce kadınlar yürüdüler yangının üzerine. “Giremezsiniz, güvenli değil, çatışmalar sürüyor” uyarılarına hiç aldırmadılar. Dersim’de doğanın çığlığını ilk onlar duydu. Yavru karacanın acısını, annesinin çaresizliğini onlar hissettiler yüreklerinde.

Nöbet yerinden, karşı tepelerde ellerinde küreklerle, sopalarla yangına müdahale eden sivilleri dürbünüyle izledi Mehmet. Başı yazmalı, ağzını burnunu poşu ile kapatmış kadınların dumana, alevlere aldırmadan yangını söndürmek için çabalamalarına şaştı. Bu yangın yerine bir yudum da olsa su taşıyamamak ezdi yüreğini.

Karaca’nın göz yaşlarından, turnaların erken göçünden kendisini sorumlu tuttu ve utandı…

https://www.evrensel.net/yazi/82130/yangin-yeri