İncir sopası

644 total views, 11 views today


16 Eylül 2018 04:28

    

Hafifçe esen rüzgar yere düşmüş incir yapraklarını havalandırıp az ötede akan çayın üzerine bırakırken, yüz yıllık bir çınarın gövdesine yaslanıp yorgunluk atıyordu Elif. Çayın tatlı şırıltısını dinlerken içi geçti. Oracıkta, usulcana gövdesine sokulup göz kapaklarını ağırlaştıran, yelin dağıttığı yaprakların hışırtısını, suyun akışını, ağaç dallarındaki kuş cıvıltılarını birer ninniye dönüştüren seslerin içerisinde olduğu yerde uyudu kaldı. Saçının belikleri eşarbının arasından omuzlarına düşmüştü. Her nefes alışta inip çıkan göğsünün üzerinde kırmızı bir uğur böceği yukarıya, boynuna doğru tırmanıyordu.

Uyandığında şaşkınlıkla etrafına bakındı. Kısa bir süre nerede olduğunu, zamanı anlamaya çalıştı. Boynundan yanağına kadar tırmanan uğur böceği ile göz göze gelince çayın yanında oturduğu aklına geldi. Uğur böceğini incitmemeye dikkat ederek parmakları arasında alıp diğer elinin avuç içine koydu. Bir süre gülümseyerek hareketlerini izlediği böceği yanı başındaki bir su teresi demetine doğru üfleyip ayağa kalktı. Derenin kenarındaki melengiç, çınar, söğüt ve kestane ağaçlarının gölgesinden az ötedeki bahçesine doğru yürüdü. İşi yarılanmamıştı bile. Bahçedeki incirler toplanmak için kendisini bekliyordu.

Gün daha Aydın dağlarından yüzünü göstermeden köyden yürüyerek incir bahçesine geliyordu Elif. Eşini birkaç yıl önce, “kötü hastalık”tan erkenden kaybetmişti. Bir oğlu Aydın’da üniversitede okuyordu. Bütün işler onun üzerindeydi yani. Evin hem anası, hem babası, tek ekmek getireniydi. Kendi anne babası yaşasa, arkasında dağlar varmış gibi güçlü hissederdi ama onlar da çok uzun zaman önce göçüp gitmişlerdi bu dünyadan. Bir bacısı ve ağabeyi ise ancak kendi dertleri ile uğraşabiliyor, hayatın hayı huyu içerisinde onun sıkıntılarının farkına bile varmıyorlardı. Yine de ömürleri uzun olsun, Allah eksikliklerini göstermesin diye düşünürdü hep.

Eğri, ucunda kanca gibi bir budağı bulunan pınar ağacından yaptığı ince uzun sopa ile dalları kendine çekip incirleri toplarken hiçbir dalı, filizi, yaprağı örselememeye çalışırdı hep. Balları kıçlarından damlayan sarı lop incirlerin tatlı yumuşaklığını parmaklarının arasında duyumsadı mıydı, elini alışkın bir hareketle kıvırıp, inciri çekip alırdı. Eldiven takmazdı incir toplarken Elif. İncirin olgunlaşıp olgunlaşmadığının en iyi çıplak parmaklarla dokununca anlaşıldığını düşünürdü. Onun bir bebek teni gibi yumuşacık tenini, kabuğundaki ince ayvacık tüylerini okşamaya doyamazdı.

Artık, sakalı bıyığı terlemeye başlayan bir delikanlı olan oğlunun tam da incir zamanı üniversiteden bir iki arkadaşının peşi sıra Kuşadası’ya tatile gitmesine biraz canı sıkılmıştı Elifin ama yine de güler yüzle uğurladı oğlunu. “Ana, iki güne gelirim” diyen oğlunu beklemedi, olgunlaştığında toplamazsan küserdi incir. Yağacak zamansız bir yağmur tüm emeklerini zebil ederdi.

Son yıllarda yağmurlar köylülerin kabusu olmuştu adeta. Çocukluğunda bereket diye altında elele tutuşup maniler söyledikleri yağmurların incir mevsimi yağmaması için dua ediyordu artık herkes. “Bu yağan yağmur değil, dert” demişti komşusu Hanife teyze. Yetmişine merdiven dayamış gün görmüş, mürüvvet sürmüş bu ihtiyar kadın her şeyin geçen zamanla birlikte her geçen gün daha da kötüye gittiğine inanırdı. Geçmişi hep özlemle anar, anılarından bulup çıkardığı insanları, çiçekleri, kuşları, olayları anlatmaya doyamazdı. Taşları bile, incir ağaçlarını bile, elini, yüzünü, ömrünü bile eskiten zaman iki şeye dokunmamıştı; cam gibi berraktı anıları ve zeytin yeşili gözleri genç kızlığındaki kadar canlı, parlaktı.

***

Köylüler, meydanındaki kahvede çay içerlerken gelen haberi konuşuyorlardı. Köyün Tire tarafından girişine, belki bir kilometre bile uzak olmayan bir yere jeotermal santrali için izin çıkmıştı. “Germencik kuş uçuşu 20 kilometre buraya. Oradaki JES’lerin etkileri nedeniyle 3-4 yıldır incirlerimiz verimsiz, hasta” dedi muhtar, “Buna izin verirsek bizim işimiz biter arkadaşlar”. “Birlik olursak yaptırmayız” diye konuştu Sami.

Ertesi gün meydanda toplandı köylüler. Civar komşu köylerden de gelenler vardı. Kadınlar önce geriden geriden baktılar köy meydanındaki topluluğa sonra onlar da sokuldular kalabalığın arasına. Her sözü alan “JES yapılırsa incir, zeytin biter” dedi. Gençler, çocuklar, “Bizim geleceğimiz incir”, kadınlar “Bizi çiğnemeden bu JES’i buraya yaptırmayız” diyorlardı.

***

Bahçesindeki son incirleri toplarken gürültüyü duydu Elif. Bir uğultu geliyordu, arı oğullaması, bir kayanın oluğundan gürleyen su sesi gibi. İncir sopasını kavrayıp seslerin geldiği yere yürüdü hızlı hızlı. Köylüler yine JES yapılmak istenen yere giden yolda birikmişti. Yüzlerce köylü vardı yolun üzerinde, daha da geliyorlardı. Başka köylerden de gelenler olduğunu gördü Elif, komşu köylerden kadınlar, erkekler.

Kadınların kümelendiği yere doğru gitti. Ortalarında beti benzi kül gibi olmuş, üstü başı toz toprak içerisinde bir adam vardı. Korkudan titreyen adama acıdı, ama çabuk geçti bu.  Yeniden bir öfke kabardı içinde. “Utanmadan birde şoförüm diyor, daha geçen geldiğinde müdürdü bu. Gelme demedik mi sana” diye söyleniyordu kadınlar. Bir ellerinde hayıttan, pinar ağaçlarından yapılmış, sırım gibi incir sopaları vardı. Bir elleri bellerindeydi. Yavrusunu almaya gelmiş alıcı kuşa karşı durur gibi dikilmişlerdi şirket müdürünün karşısında. Elif, kınalı elleriyle sıkıca kavradı incir sopasını. Öfkesi menevişlendi çakır gözlerinde…

***

Bu yazının yazıldığı gün Tire Kaymakamı Başköy’de yapılmak istenen JES’e bölgenin tarım arazisi olduğu gerekçesiyle izin verilmediğine dair bir açıklama yaptı. Şirket müdürünün benzini solduran Başköylülerin incir sopaları devlete de hukuku hatırlatmıştı.