Menderes olmazsa…

131 total views, 3 views today


28 Ekim 2018 04:35

     
Özer AKDEMİR

 

https://www.evrensel.net/yazi/82544/menderes-olmazsa

Tepekule Kongre Merkezi teras katındaki kafenin açılan kapısından içeriye 60-65 yaşlarında gösteren koyu renk takım elbiseli adamla birlikte serince bir rüzgar da girdi. Elinde ceza avukatlarının, asık suratlı muhasebecilerin ya da ‘küçük dağları ben yarattım’ edasıyla kasıntılı kasıntılı yürüyen bürokratların kullandığı türden siyah deri bir evrak çanta vardı.  Koltuğunun altında da iri bir dosya görünüyordu.

Sabah gün doğmadan başlayan altı saatlik yolculuğun ardından öğle üzeri randevu vaktine epey bir zaman kala Tepekule’ye gelen adam, demli bir çay alarak terasa çıktı. Önünde uzanan körfezin manzarasına dalıp gitti uzun zaman. Güneşli ama serin bir hava vardı İzmir’de. Denizin üzerine ince, beyaz bir pus çökmüştü. Körfez, güneşin yoğun ışıkları altında insanın gözünü kısmak zorunda bırakacak derecede parlıyordu. Karşıyaka’dan Alsancak’a doğru giden yolcu vapurunun peşine takılmış martıları bile görebiliyordu bulunduğu yerden. Martılar çığlık çığlığa bir yaşam telaşı içindeydiler.

Daha iki saat kadar vardı randevuya. Binadan çıkıp, hemen geniş bulvarın karşısında görünen sahile doğru yürüdü. Denize yakın olmak, ondan yayılan iyot ve yosun kokusunu içine çekmek istedi. Martılara atmak için de yol üzerinde bulunan, kenarlarına altın sarısına boyanmış pirinçten güller işlenmiş, kırmızı renkli seyyar büfeden gevrek almayı unutmadı. Satıcıya kırk yıllık İzmirli gibi “gevrek verir misin?” dedi, gülümseyerek.

Randevu saatinde Tepekule’ye tekrar dönüp kendisini kafeteryada bekleyen EGEÇEP’lilerle buluşan Afyon Dinar’lı Mevlüt Er, epeyce yorgun görünüyordu. Tanışma, hoş beşin ardından çantasındaki evrakları teker teker çıkardı. Çoğu sararmış dosyalar, bir kısmının uçları yıllar içerisinde zamana yenik düşerek kıvrılmış olan kalın klasörlerde gazete kupürleri, 20 yıl öncesinin Atlas Dergisi ve bir düzine kadar mahkeme tutanakları çıktı çantadan.

“Sabah 6 da yola düştüm” dedi. Kendi aracıyla ağır ağır geldiğini ve bugün de tekrar dönmesi gerektiğini söyledi. Daha konuşmanın başlarında “Ben 40 yıldır eczacıyım ama aynı zamanda bir partinin de ilçe başkanlığını yürütüyorum. Bunu açıkça söyleyeyim ki yanlış anlaşılma olmasın sonrasında. Ama bu kimliğimle gelmedim buraya. Gelecek için, çoluğu çocuğu için, memleketim Dinar’ın olduğu kadar tüm Ege için endişelenen bir yurttaş olarak geldim” dedi. Biraz sonra anlattığı şeyler endişesinde ne kadar da haklı olduğunu gösteriyordu.

Önlerden dökülmüş olan saçının ve bıyığının neredeyse tamamı kırlaşmıştı. Yorgunluktan kızarmış gözlerindeki endişe bakışlarına, göz kenarlarındaki çizgilere yansımıştı. Demli bir çay daha söyleyip arkasına yaslanarak anlatmaya başladı; “Herkes Menderes’in kirliliğinden şikayet ediyor, bu kirliliğe karşı çözüm yolu arıyor ya. Şimdi yakında buna gerek kalmayacak. Çünkü Menderes diye bir nehir olmayacak!” dedi.

 

Sözlerinin yarattığı etkiyi görmek için olsa gerek, bir süre için susup karşısındakilerin yüzlerine baktı. Şaşkın bakışlardaki merak onu tatmin etmiş olacak ki amacına ulaşmış birinin ses tonu ile devam etti; “Evet, Menderes yakında tarih olabilir. Çünkü tam doğduğu yere,  Eldere’ye, Türkiye’nin en büyük termik santrallerinden birini yapmak istiyorlar. Hem de koruma altında bulunan Karakuyu gölünün yanı başına!”

Atlas Dergisinin Nisan 1994 tarihli sayısında yer alan Karakuyu gölü fotoğraflarını gösterdi herkese teker teker. Arkada karlı dağlar, önde sazlıklarla kaplı geniş bir göl ve sakince suyun üzerinde duran kayıklar vardı bir fotoğrafta. Bir başkasında allı turnalar batan güneşin kızıllaştırdığı boyunlarını gölün nefti sularına doğru uzatmışlardı. Uzun, kıvrık gagaları suyun içindeydi.

En son gösterdiği fotoğraf ise bambaşkaydı. Su yoktu, kıraç bir arazide biten bozkır bitkileri ile kaplı upuzun bir düzlük uzayıp gidiyordu dağlara doğru. Biraz önce gösterdiği fotoğraflarda, göçmen kuşların keyifle gezdikleri gölün nerdeyse kurumuş yatağıydı burası…

Sonra daktilo ile yazılmış bir resmi yazı gösterdi. Fotokopi kağıdı sararmıştı. “Her şey Süleyman Demirel’in memleketi Keçiborlu’ya gölden su götürülmesi ile başladı. Gölün suları zamanla tarlaların sulanması için binlerce kuyu açılması sonrasında da azaldı ve artık bir avuç kaldı. Ama bütün bunlardan öte Menderes’in ana kaynağı Suçıkan’ın dibine yapılmak istenen termik santral bir karabasan gibi. Günde üç bin ton su kullanılacak. Menderes’in kaynağındaki tüm suları yutacak, kirletecek. Bu Dombay’dan Söke Ovasına kadar Menderes’in suladığı tüm ovaların sonu demek. Menderes olmazsa Ege’de yaşam olmaz!” dedi.

Termik santralle ilgili çıkan gazete haberlerini uzattı önümüze. AKP’li vekillerin açıklamaları yerel gazetelerde “Dinar’a müjde” diye manşetten verilmişti. 950 milyon ton linyit yatağı olduğu, bunların değerlendirilmesi için yapılacak termik santralde 6 bin işçiye iş verileceği ballandıra ballandıra anlatılmıştı haberlerde.

“Merak edip en büyük termik santrallerin olduğu Rusya ve Çin’i araştırdık. Kaç işçi çalışıyor buralarda diye. En büyüğünde 2 bin işçi çalışıyormuş. Zaten ilk başlarda 6 bin işçi çalışacak derlerken şimdi bunu 600 kişiye kadar düşürdüler. Söylediklerinin hepsi yalan!” dedi.

Yaklaşık iki saate yakın bir zaman termik santralin yaratacağı çevre ve sağlık sorunlarından bahsetti. Dinar’da yaşamın biteceğinden, dört ovayı sulayan Menderes’in kuruması ya da daha başlangıcında kirlenmesinin yaratacağı tehlikeleri anlattı uzun uzun. Son olarak “Menderes’in Dinar’da kaynayan suyunu Işıklı Gölüne kadar nehirden alıp içebilirsiniz. Türkiye’nin en temiz su kaynaklarından birisidir. Kirlenme buradan sonra başlıyor. Şimdi ise kaynağında kirletecekler Menderes’i” diye konuştu, üzgünce.

Saatler ikindiye gelmişken izin istedi, kendisini daha uzun bir dönüş yolculuğu beklediğini söyledi. EGEÇEP’lileri Dinar’a davet etti. “Gelin, yerinde görün anlattıklarımı. Belki de abartıyorum, belki de boşuna endişeleniyorum. Ahh, keşke öyle olsa!” diye de ekledi. Güneş, Körfezin ucunda bir portakal rengini alıp denize doğru eğilmişken turuncuya kesmiş sulara son kez baktı. Akşama doğru koşar adım giden İzmir’i, vapurların peşinden çığlık çığlığa uçuşan martıları, yüzünü, saçlarını okşayıp geçen imbatı bir kez daha çekti içine derin derin.

Geldiği gibiydi giderken. Kamburunu çıkarmış, omuzları çökmüştü. Memleket hasreti, Menderes endişesi kaplamıştı içini yine. Dalgın, düşünceli ağır ağır yürüdü…