Kentleri ve nehirleri kederli ülke

438 total views, 6 views today

Paylaş

Özer AKDEMİR
Tüm yazıları

On Gözlü Köprü’nün hemen dibindeki Sidem Kafe’nin ortaklarından Vedat Yavuz büyük bir hızla önünden akan Dicle’nin kıyısında oturup kalmıştı. Toprak rengi suların üzerinden her türlü eşya, hayvan ölüsü, kocaman ağaç dalları ve daha bir sürü şey sürüklenip gidiyordu. İki gün öncesine kadar yağmurlu havalarda ahşap oturma gruplarının üzerine açtıkları tenteyi bile geçmişti nehrin suları. Bakanın başını döndürecek bir hızla akan suların 20-30 metre içinde, neredeyse uçlarına kadar gömülmüş kavak ağaçlarını göstererek suyun yüksekliğinin 10 metreyi aştığını söyledi. Doğal afet diyenlere söylendi yüksek sesle “Ne doğal afeti! Yağmur kaç gündür yağıyor, bunun böyle olacağı belliydi. Bu düpedüz insan hatası” dedi.

 Kurtarılan masa, sandalye, tabure, hasır yastıklar, küçük sedir kilimleri üst üste yağılmış, üzerine de yağmurdan etkilenmesin diye plastik bir branda gerilmişti. Nehrin kenarındaki yüksekçe bir yerden tasasız gamsız Dicle’yi izleyenlere gıpta ile baktı. Kimi az ötede, yolun karşısındaki kafede oturmuş çayını yudumluyor, kimi çekilen güvenlik şeritlerine aldırmadan suyun kıyısına gidip öz çekim yapıyordu.  

Yatağını alabildiğince genişletmişti Dicle. Belki de iki gün öncesinin iki katına çıkmıştı suyun kapladığı alan. Köprünün gözleri neredeyse su tarafından yutulacak derecede küçülmüştü. Karşı kıyıda, epey uzakta görünen tesislerde de bu taraftakine benzer kıpırdanmalar vardı. Yamacın hemen üzerinde, kocaman harflerle yazılı “Dicle Vadisi”nin arkasında yeni yapılar, yürüyüş yolları ve süs ağaçları göze çarpıyordu.

Nehrin o tarafında da manzaranın aynı olduğunu söyledi Vedat. “Zararımız çok büyük” dedi. “Özene bezene büyüttüğümüz ağaçlarımız, lokantanın önüne bağladığımız teknemiz, 17 tane çadırımız komple sele gitti. Suyun içinde televizyon mu dersin, masa mı, halı mı, kilim mi ne ararsan vardı.”

Oturduğu duvar dibinden usulca kalktı. “Dicle’nin öfkesine gem vurulmaz” dedi yan taraftan birisi. O itiraz etti; “Dicle’nin ne suçu var! Onu baraja hapsedenler böyle olacağını düşünmeliydi”.

 Mardinkapı’daki minibüs duraklarına dönerken şoför, Dicle’nin çok daha azgın aktığı zamanlardan bahsetti. Söylediğine göre sel sularının On Gözlü Köprü’nün üzerinden aştığı bile olmuş. Sakalı döşüne inen, şalvarlı, eli tespihli bir ihtiyar başıyla onayladı onu.

Mardinkapı’nın yanından surların üzerine çıktık. Yüksekten tüm vadi boylu boyunca görülüyordu. Hewsel Bahçelerinin büyük bir kısmı sular altındaydı. Ağaçların çoğu yarı gövdelerine kadar suya gömülmüştü.

Bir otomobilin rahatça üzerinden geçeceği genişlikteki surların Dicle’ye bakan yüzünden kente doğru döndüğümüzde manzara daha da iç karartıcıydı. Suriçi’de gürültücü kepçeler çalışıyordu. Yıkılan evlerin, sokakların yerine hummalı bir şekilde, ikişer katlı, kare şeklinde binalar yapılıyordu.

“Yeni Suriçi” diyorlardı hepsi birbirine benzeyen bu yapılara. Suriçi’de yüzlerce yıllık dar sokaklar, baharat kokulu evlerin pencerelerinden taşan çiçekler anılarda kalmıştı artık. Sur’da yaşayan insanların, kedilerin, evlerin teraslarında beslenen güvercinlerin, güneş gülüşlü çocukların sesleri tarih olmuştu. Bir savaş sonrası tarumarı, bir bombardıman ertesi yıkımını yaşıyor gibiydi her taraf.

Paravanlarla gözlerden ırak tutmaya çalışılan bir kent ve kültür talanı, bir insanlık suçu işleniyordu aslında. Birkaç yıl önce kurşunlanan, roket atılan ardından da yakılan Kurşunlu Camii’nin çevresi tamamen yıkılmıştı. Az ötede Surp Gragos Kilisesi de yapayalnız kalmıştı. Yıkım Dört Ayaklı Minare’nin dibine kadar sokulmuş, manzara görülmesin diye üzeri albenili reklam görselleri ile süslü tahta bir perdenin arkasına gizlenmişti. Tahir Elçi’nin vurulduğu yerde, sütunun üzerindeki kurşun izleri hâlâ duruyordu.

*

Bir gün sonra yapılan “Yerel seçimler ve ekoloji çalıştayı”nda Dicle Barajı’nın kapaklarından birisinin kopması sonrası yaşanan sel de gündemdeydi. Dicle ve Fırat üzerinde yapılan barajların yol açtığı sorunlara değinildi. “Su bile savaş aracı olarak kullanılıyor” dedi birisi. Çok şey konuşuldu; Hasankeyf’te 12 bin yıllık bir dünya kültür mirasının yok edilmesi,  göçler, kente yığılan köyler, asfalt ve beton kapitalizmi ve hepsinin üzerinde yükselen “Ne yapılacaksa artık yapılmalı” eşiğindeki iklim krizi…

Kayyımın elinde esirdi Diyarbakır. Surların içinde yıkım, dışında betona gömülen bir tarih vardı.

Dicle, özlemini giderdi iki gün boyunca. Kendinden alınanı bağrına bastı, Hewsel’le kucaklaştı.

Tüm halklar gibi özgürlüğüne düşkündür sular da. Set çekildi mi akışına, gem vuruldu mu sesine bir fırsatını arar ve bulur her zaman kurtuluşu.

Yıkar bentlerini elbette yine, kentleri ve nehirleri kederli ülke.